:Bazen akordeonun ritimlerinde,bazen kemençenin tellerinde,bazen de neyin nefesinde diyar diyar sürgün bir son zaman Hatime'si olmanın adı!Uzunyayla'nın bağrında bir Çerkes kızı...Beyan-ı hal:Hal lisanı ile kalbin konuştuğu,aklın sustuğu yer...

TÜKETİYOR MUYUZ TÜKENİYOR MUYUZ?

22/9/2009 · Kategori: cesitli yazilarim

     Tüketme dediğimiz hadise bir şeylerin üzerini örttüğümüzde, ondan yürek ve beden hareketimizi esirgediğimizde başlar.Yani toz yığınları arasında kalıyorsa ilişkiler,yosunlar kaplamışsa etrafını biz onu çoktan terk etmiş; tükenmesine izin vermişiz demektir.

     Varlığı olan tükenir elbet!Yokluğu olan değil!Kusur görmekle deriz ya hep!Sevmek görmekle, hissetmek görmekle, hulasa keşfetmek hep görmekledir ya!Görünmez her ne hikmetse bazı ‘eşya’, ‘dide-i nadan’a.

     Hayat her zamanki akışına devam ediyordur.Amacınız bellidir.Yolunuz belli…Dünden bugüne gelişerek değişiyorken, ummadığınız bir vakitte bulursunuz onu.Dünyanın albenisine kapılmış milyonlarca insan varken şehrinizde, semtinizde, sokağınızda; zamanınız değişir, mekanınız değişir, algınız değişir.Tüm insanlar sıradandır ama o başkadır işte!Farklıdır!Kusur görmekledir ya!Zannedersiniz ki her şey göründüğü gibidir.Faraza karşınızdaki sıradan biridir.Gülen , ağlayan, sinirlendiğinde kızan…Görme algınız ritmini yitirir.Gözleriniz onu, görmek istediğiniz şekliyle kalbinize  aksettirir.

     Ömrünüzün ahengine yeni bir renk gelmiştir.Siyah beyaza kavuşuyorken ufukta, amacınıza giden yoldaki adımlarınız kuvvetlenir, zihniniz kuvvetlenir, hevesiniz kuvvetlenir.İdrakinizdeki şükür kuvvetlenir.Görmek, hiçbir zaman bu vakitteki  kadar anlamlı değildir.

     Günün haftalara, haftanın aylara, ayın yıllara döndüğü bir zaman dilimi yaşarsınız bir müddet.Ahh o vakit!Ne bereketli bir vakittir.Görmek istediğiniz gibi yaşarsınız hayatı ve buna uydurursunuz ‘eşya’yı.Berekete tabi olursunuz.Lakin bir gün gelir görürsünüz ki haliyle hallendiğiniz, sözüyle sözleştiğiniz tüketmiştir kazası olmayan hayatı.Siz kendinizi onunlayım farzederken o, aslında hiç sizinle olmamıştır.Huzme ömrünüzün mimarıyken size dokunan çizgiler ona dokunmamıştır.Siz görüyorken, o görmemiştir.

     Öğrenirsiniz.Allah bazen ayı,bazen güneşi,bazen serçeyi,bazen insanı türlü türlü ‘eşya’yı vesile kılmaktadır öğrenmeniz için.Kalpleri dilediği gibi elinde bulunduran Allah’a inancınız şükür ki eksilmemiştir. Kadere iman der,Allah’ın yazgısına rıza gösterirsiniz. Herşey kabulünüzdür de, söylenmesine anlam veremediğiniz bir kelime aklınıza takılıverir. “Tüketmek”!Nedir tükenen bilmezsiniz.O da görmek istediği gibi görmüştür ya hayatı, tüketmiştir kendince.Yaşanmamış olanın nesi tükenmişse!

     Mucize beklemek beyhudedir.Verileni nimet bilmek, kusuru olduğu gibi kabullenip; kişiyi aslınca görmek,nimeti mucizeye tebdil etmek ve dahi tüketmemek insanın emeğiyle olacak hadiselerdir.

     Gözyaşlarıyla dünyaya gelen ve ardı sıra büyüyüp gelişen; olgunluğa eren insan, görmüyor musun ki dünya da insanlık gibi eskimekte yaşlandıkça buruşmakta.

     Bir yanda ruh iklimini ilimle kuşatanlar, diğer yanda ise yüz arşın yol katedip erdem, şuur, liyakat sırrına varamayan zavallılar!Öyle zannediyorum ki yaşadığımız bazı olaylar hafzalamızın dışında cereyan ediyor.Örneğin; birine az bir sözle, hatta sessiz harflerle anlatabiliyorken; bir başkasına defalarca konuşsak dahi etki etmiyor.

     Hep inandığım bir şey var.Bazı insanlar kendilerine has  farklılıklarıyla geliyor bu dünyaya ve bu insanlar sadece kendileriyle hemhal olanların görebildiği camdan bir fanus içerisinde yaşıyorlar.Onlar nefes alıp verdikçe fanusu kuşatanların fikriyatında ve hissiyatında  bir tazelenme zuhur ediyor.Bir nevi ışık avcılığı yapan bu insanlar, hakikatten aldıkları ışığı buna elverişli kalplere dağıtmakla vazifeli birer elçi gibi sevgi alıp sevgi veriyorlar. “Aşkın pazarında canlar satılır, satarım canımı alan bulunmaz”.Bu alışverişin en karlı yanı ne biliyor musunuz?Alıcısının ve satıcısının ehil insanlar olması.

     Allah Kur’an-ı Kerim’inde bazı insanların kalbini mühürlediğinden bahseder.İşte böyle insanlar uzaktakini görmezler, yaklaşırlar yine görmezler.Alabildikleri sadece kendilerine verilenlerle sınırlıdır.Ve Allah her kulu dengince yaratmıştır.Aşk pazarında sevgileri tükenmeyen aşıklar ve o sevgiye liyakati tüketmeyen sevgililer varken görenle görmeyen nasıl yanyana olabilir ki?

 

22 Eyl. 09 Salı 02:38 Kayseri

 

 

Hatime AKYOL

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BEYHUDE!

4/9/2009 · Kategori: cesitli yazilarim

Suya düşüyor aksin..Görmüyor musun yapraklar çürümüş,aksin üşümüş..Bana böyle bakma ne olur!Endülüs sahrasında gün sabaha erdiğinde dalgalansın yüreğim.


Ey hicranı ile yandığım!Söyle!Bu okyanusun sonu yok mu?


Beyhude!..Sular kaynağından fışkırıyor,akıyor.Günler birbiri ardınca geçiyor,gidiyor.Biri ölüyor,biri doğuyor.Kan damardan akacaksa, söylemek beyhude!..


Endülüs sahrasına gece inmiş.Serçe olmuş, kanadını savurmuşsun.Nice diyarlar gezmiş, pencereme konmuşsun.Bakıyorsun, bakıyorsun da.. Heyhat ki söyleneni duymuyorsun.Uçma telaşesiyle daldan dala konuyorsun; bir gün bir yerde, başka gün başka yerde..Nereye sığınacağını şaşırıyorsun.


Ey hicranı ile yandığım!Söyle!Sen bir yeri benimsemezsen o yer seni sahiplenmez, bilmiyor musun?

  

Hatime AKYOL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AĞLARIMIZ

4/9/2009 · Kategori: cesitli yazilarim

Zaman ilerledikçe koşullar değişiyor,değişen koşullarla beraber insanoğlunun gereksinimleri de farklılaşıyor tabii.

 

Her şey bir nimet.Orak, tarla işleri için bulunmaz bir nimetti örneğin.İnsanlar onunla ürünlerini eskisinden daha zahmetsizce temin edebiliyordu.Yıllar geçti, insanlık geliştikçe onun yerini de üst seviyede makineler aldı.İnsanın işi daha da kolaylaştı.Televizyon olmadığı dönemlerde insanlar radyonun verdikleriyle yetiniyorlardı.O da bir nimetti.Bilgisayar girdi hayatlarımıza, bir nimet oluverdi.

İnsanlar şunu anlayamadı sadece:Teknoloji, evet bir nimetti ama yerinde kullanılması gereken ve haddi bilinmesi gereken bir nimet.

 

Gelelim insanoğlunun sırlarını içerisine döküp mahremlerini sunmaktan çekinmedikleri teknoloji ürünlerine.İşte tükene tükene, kendimizden vere vere geldiğimiz nokta!

 

 Efendilik insana yakışırdı ama teknolojinin hüküm sürdüğü bir çağa efendi olamadık.İnsanların zamana ve kendi icatlarına köle olmadıkları devirler çok uzağımızda kaldı.

 

Herkesin adından bahsettiği ama kimsenin bilmediği saflığımız, günün birinde görünür hale geldiğinde başladık kaybetmeye.İnsanlar birbirlerinin mahremlerine daldıkça birer birer silinmeye başladı izlerimiz.İçimizde yıllardır sakladığımız “Dabbe” misali yaratıkları  birbirimize bulaştırdık ve etrafımızı koca bir örümceğin ağlarıyla kapatmasına izin verdik.Bu  ağın içerisine öylesine hapsolduk ki fark edemedik bile,ta ki önümüzü ancak görebileceğimiz küçük bir açıklık kalana dek.

 

 

Esir olduk cehenneme çevirdiğimiz hayatlarda.Ateş yakmak içindi ya, ne aşktan yanmayı ne de etrafımıza gerdiğimiz ağları yakmayı bilemedik.

 

Ne sevdiği uğruna can hıraş çığlıklarla inleyen bülbüller vardı,ne de o bülbüllere layık saf ve nadide güller…Gülün solduğu,kendini kuruttuğu yerde bülbül olur mu hiç?Herşey,saflığını yitirmeden,ortalıklara saçılmadan güzeldir,anlamlıdır.Ama  saflık dediğimiz o müstesna değer ayak altından yükselmeyecek sanırım.

 

Hatime AKYOL

-Bu yazıya bir yıl önce başlamıştım.Yarım kalsın istemedim-

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

MUHABBET ZİNCİRİ

24/7/2009 · Kategori: cesitli yazilarim

-Dünya mecazında kaybolanlara-

Gülün adı;lal olur,hicran olur,aşk olur.

Bahsimiz;bazen bir “Nun” bahsidir ötelerden kopup gelen,bazen bir “Hu”.Adı muhabbet olan ve Hak dostlarının dergahlarında çağıldayan bir şelalenin aks-i sadasıdır bu.Kalbe an be an dolan ebru bir ilmek…

Düğümlerin en güzelini Peygamber-i Zişan atmış  zamanında.Hikayeler hep birbirine benzer ya hani.O’nun hikayesi hiçbir hikayeye benzemiyor.

 

İnanan-inanmayan herkes “Emin” diyordu O’na.Herkes gibi beşerdi,öncelikle bunun bilinciyle geçiriyordu günlerini.Sonra, hep yanıbaşında olan bir Hatice’si vardı ki; onu seviyor severken de muhabbetin en saf şekliyle bir zevcin nasıl olması gerektiğinin örneğini sergiliyordu çevresindekilere.Bir zaman sonra, hanesini çocuklarının şenlendirişi ile şefkatin doruklarına çıkan  bir baba olmuştu Nebi Aleyhisselam.Ahlakın en güzel örneği O’nda toplanmıştı.Toplumda sade bir fertken de; evinde bir eş,bir baba,bir dedeyken de; çölün kavurucu sıcağında gölgesine sığındığı hurma ağacının altında dostu Ebu Bekir’le sohbetlerinde ve nicelerine arkadaşken de seviliyordu.Özünde Mevla’nın nurunu taşıyordu çünkü.

'Elektrik almak' da neydi,bilen yoktu o zamanlar.Bir tek muhabbet vardı ,Mevla’nın kalplere öbek öbek yerleştirdiği.

Dedik ya düğümlerin en güzelini Peygamberimiz atmış diye; muhabbet düğümü bu bahsettiğimiz.Kırılıp dağılmayan,kopup parçalanmayan bir muhabbet zinciri…Kısaca şöyle hikayesi:

1“Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sorar, evliliklerinin ilk zamanlarıdır:

“– Beni seviyor musun?”

Cevap:

“– Evet.” olur.

Soru cilvelenir:

“– Nasıl?”

Cevap dalga dalga vurur sahili:

“– Kördüğüm gibi…”

Yıllar geçer. İlk zamanlar koşuda eşini geçen ceylan kız büyümüş, olgunlaşmıştır; bu kez yenilir yarışta… O zamanlar işte, sorar yine:

“– Kördüğümden ne haber?”

“– İlk günkü gibi…” der Sultânu’l-âşıkîn.”

 

“Vav”dedim, dokunur musun yanağımdan?

“-Yanağına ben dokunamam” ,dedi.

Sarsıldım kaldım .Peki dedim, kim dokunacak?

“-Bir “Ayn” vardı zahmetliydi onunla yoldaşlığın,rüzgarını savura savura geçti gitti yanağından. “Şın” ile münasebetin çiçeklerin tazelendiği bir bahar sabahındaydı.Gayrı o hak “Kaf”ın hakkıdır.”

Vardım arz eyledim kelamımı “Kaf”a:Aşk bahsinde gelmedi mi sıra sana?

Dedi:“-Yanağın kalbinin remzidir;ben dokununca yanağına,kalbini sardı bir şavk-ı rana.Baksana a şaşkın, kalbindeki aşktan al al olmuş yanağına .Mevla’nın şavkından kendinden geçmişsin.Gönlündeki yüzüne yansımış habersizsin.Ben bahsi tamamladım, var gayrısını kendin tamamla.”

 

Söz söze benzemesin dedik.Bir gün “Mim”oldu konuştuğumuz,bir gün “Te”.Rab bilinmek istiyordu,gizli bir hazineyken aşikar olup dillerde anılmak istiyordu.Seherlerde kuşlar,akşam vakti ağaçlar,heybetleriyle gözleri hayrete düşüren dağlar;gözümüzün gördüğü,kulağımızın işittiği,aklımızın erdiği herşeyle ve bilmediğimiz,hissetmeye dahi kudretimizin yetmediği hadiselerle biz hep Seni anıyorduk.Gördüklerimizde Sen vardın,duyduklarımızda Sen!Birbirimize baktıkça muhteşem hazineni  seyrediyorduk.İlham Sendendi,ışık Senden!Aşk Sendendi,muhabbet Senden.Sen varken ne o vardı, ne de ben.Biz, kalplerimize sunduğun hazinenin endamını, şeklini, esasını hayranlıkla seyrederken kendimizi unutuyorduk.Konuşurken dilimiz mi konuşuyor,kalbimiz mi bilmiyorduk.Baldan tatlı birşeydi muhabbet.İnsanın içini ısıtıyor; bazen hasrete düşürüyor,bazen doyulmaz anlara daldırıyordu.Biz birbirimizde Seni görürken geriye sadece muhabbet kalıyordu.“Mim”le başlıyorduk, “Te” ile bitiyordu.

 

Gel zaman git zaman harfler sırası geldikçe konuştu,sustu;duruldu,coştu.Ortada tamamlanacak bir şey yoktu.Mevla’nın   muhabbetini kalbinde taşıyanlar, Mevla'yı andıkça çokluğa karışıyorlar,çokluktan birliğe varıyorlardı.Kördüğüm gibiydi sevda.Zincirleri günden güne artıyordu.Kopmuyordu çünkü özünde Hakkın nurunu taşıyordu.Tükenmiyordu çünkü Allah’ın hazinesi tükenmiyordu.

 

Bahisler bahisleri kovaladı,günler günleri..Böyle döküldü kelam,böyle kuruldu nizam.Mevla söyletti; yazdı kalem. “Elif'i sen mi sevdin? diyordu Ömer Baba?Oysa ki aşkına erdirmek için karşımıza çıkardığın bunca mecazın içinde tek gerçek Sendin.Seven de Sendin Rabbim,sevdiren de.Gözümüzün önündeki yalnız Senin hakikatindi.Cemalinin yansımalarını seyrederken aldığımız her soluğa şükrediyor; Kur’an’ını rehber,Habibini yoldaş ediyorduk.Yolumuz uzundu, çileliydi.Ama biliyorduk ki aşk Senden olunca kusur kalmıyor,eksik görünmüyordu.Muhabbetinin , muhabbetinle sevdirdiklerinin ve Sana olan muhabbetimizin kalplerimizden eksik olmaması duası ile…

 

 

Hatime AKYOL

 

1Ayşenur Vural/Kabus

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Sabahın Seheri...

15/3/2009 · Kategori: cesitli yazilarim

      Sabahın seherinde erken ötüyor kuşlar.İlerleyen bir vaktin eşiğinde yarı uykuda kalmış gözlerin ferini bekliyor karanlık.Gölgesi düşmüş suya bülbülün.Gölgesi zifiri karanlık ahı dağlar deliyor figanından.Bülbülün her nağmesinde ırmağa kan damlaları düşüyor kırık ve ıslak.Göğün yüzü gülmüyor bugün.Bulutlar kırgın güneş doğmak için hevessiz.
     Sabahın seherinde erken ötüyor kuşlar.Güller suskun şimdi.Pembeli kırmızılı incili rayihalı nazenin güller kavuşma vaktini bekliyor.akşamın renginde capcanlı endam ederken nehir boyunda sabahın rengine solgun izler bırakmak layık  mıdır gülün boynuna.
     Kuşları seviyorum.Bir zemin üzerinde sabit durmadan uçan kuşları...Bir kuş gibi serazat ruhum fakat bir o kadar da suskun.Kuşlar gibi ötemiyorum zaman var ki!Buna zamanın oyunu mu desek ruhun ataleti mi yoksa biteviye dökülen yaprakların ölüm şarkısı mı?Sana ne demeli ey rüya kokan ses!Kurduğun hülyaların arasına mı karışmalıyız acaba?

24 Aralık 2008

Hatime AKYOL 

-Bugün içimde önünü alamadığım bir yazma isteği vardı.Bu yazıyı önceden yazmıştım ama bugün paylaşmak kısmetmiş.Kullandığım klavyenin teknik özelliklerinden dolayı bazı noktalama işaretlerini kullanamadım naçizane özrümü kabul buyurun-

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

DÜŞ BAHÇESİ

20/8/2008 · Kategori: cesitli yazilarim

Kırık damlaların cama çiseleyişini izlerken buldu kendini.Penceresinin önünde küçük gövdesiyle ateş çiçeği,sanki olmuş bir nar çiçeği...Damlalar düştükçe tane tane mavi buhurdanın ferahlığı yayılıyordu ciğerlerine.İçi emsalsiz bir temenna ile doluyordu.Uzaktan bir el...Onu gördükçe gülümsüyor,hayalinde canlanan selama kendisi de aynı muhabbetle selam ediyordu.
Üzerine beyaz eteğiyle beraber zeytin yeşili ceketini giyerek yola koyuldu.Sokaklar yağmurun şirin ıslaklığıyla yıkanıyorken şehir o sessiz silüetine büründüğünün farkında bile değildi.Kediler sağa sola kaçıyor,kuşlar yarı ıslak şakımaya devam ediyor,ilerdeki köşe başında minik bir köpek yavrusu kıvranıp duruyordu.Ah ne yapmalı bu yumurcağı acaba?Kendini nasıl da sevdiriyor.Bir ekmek parçası bulsa hemen ağzına atacak.Biraz da kirlenmiş ama olsun.Kıpır kıpır mübarek.
-Gitmem lazım yumurcak,gitmem lazım.Sen nasılsa burda,her zamanki köşende biri karnımın açlığını giderir mi diye bekleyeceksin.
Bugün epey yorulacaktı belli ki.Ellerinde yüklü çantalar, şimdiden yorulmuştu.Belediye otobüsü neyse ki biraz olsun imdadına yetişmişti durakta beklerken.Erkenden bindiği için çok kalabalık yoktu otobüste.Girişte sağdan üçüncü tek kişilik koltuğa oturdu.Çantalarını da bıraktı önüne.Yolculuk boyunca, yaprakları sararmış kitabının sayfaları arasında gezindi gözleriyle buluşan ruhu.Okurken öyle bir yere gelmişti ki gülse mi ağlasa mı karar veremedi.
Kasabadaki eczacının aklına yine o akıl almaz fikirlerinden biri gelmişti.Şimdiye kadar hiç tedavisi yapılmayan bir hastalığı tedavi etmenin kendilerine ve kasabaya ün getireceği düşüncesiyle doktoru iknaya çalışmış ve sonunda muvaffak olmuştu.Kasabadaki otelin seyisliğini yapan topal genci ameliyat olmaya ikna etmek kalıyordu geriye.Tüm kasaba halkı da bu konu da seferber olunca zoraki kabullenmişti başına gelecekleri topal genç.Doktor, ameliyat için gerekenleri temin edip gerekli araştırmaları da yaptıktan sonra gencin topal bacağını umduğu gibi bir bıçak darbesiyle düzelteceğini zannetmişti ki işin hakikatte öyle olmadığı anlaşıldı.Geçen günlerin,haftaların ardından topal da olsa bir bacağa sahip olan genç seyisin ayağını kesmek zorunda kaldılar.Böylece bir şöhret arzusu da kesilen bacakla beraber kesilip atılmıştı.
Başını kaldırıp pencereden baktığında ineceği yere yaklaştığını farkederek toparlanmaya başladı.Durağa geldiğinde paldır küldür bir inişi vardı ki acelesini ele veriyordu.Koşar adım arkadaşının kendisini bekleyeceği yere gitti.Yağmur öyle bir hızlanmıştı ve dolu dolu yağıyordu ki yavaş gitse kesin sular içinde kalacaktı.Hızlı adımlarla arkadaşının kendisini bekleyeceği yere doğru ilerledi.Onu her zamanki gibi vaktinden evvel buluşacakları yerde buldu.Beraber,dünden hazır ettiği ders zarfını hocasına göndermek üzere çay bahçesinin yakınındaki postaneye gittiler.Zaman kendi çemberinde yol aldıkça da yağmur yerini güneşin uyanışına bırakmış,uykusuna çekilmişti çoktan.İşlerini bitirip çay bahçesine uğrak vermeyi düşündüler.İkisi de kahvaltı yapmadıkları için sıcacık puaçalar alıp çay içme fikriyle düşlerine konu olmuş düş bahçesine ak gerdanlı güvercinler gibi konuverdiler.Çaylarını yudumlarlarken ruhları yeni hayaller peşindeydi.
-Sahi Nihal,bundan bir beş yıl sonra da kanunun "utangaç" nağmeleriyle nazenin iki dilber mahcupluğuyla şarkılar dinliyor olur muyuz?
-Tek farkla ak gerdanlı güvercinim,canım dostum,tek farkla!Yanında ben olmayacağım ama yeri doldurulamayacak bir can parçası bulacaksın.
-Aa ya sen Elif!Sen ne yapacaksın kuzum!
-Benim vefakar,cefakar dostum!Beni yalnız görmeye yüreğin elvermedi değil mi?Aklın yolu bir ak güvercinim,senin gibi bir dostum bana dualar ediyorken yalnız kalabilir miyim sence?

Hatime AKYOL

(20 Ağustos 2008 Çarşamba 01:00)

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

DİNLEYİN SESLER KONUŞUYOR DERİNDEN

7/4/2008 · Kategori: cesitli yazilarim

Her kulun kendine has bir karakteri var özünde.Parmak izimizden saçımızın rengine,bakışımızdan gülüşümüze,ruhumuzu sarmalayan duyguların  çeşitliliğine kadar tabir yerindeyse her insan başlı başına bir dünya ve bu dünya oldukça karmaşık bir yapıdan oluşuyor.

Hani bazı özelliklerimiz var ki hamurumuzun mayası kıvamında.Bizi diğer dünyalardan farklı kılan,isimleri  aynı olmakla beraber ruhları aynı olmayan iki  Esra’yı  benzer olmaktan kurtaran yapı taşları…Bazen bunu şöyle tarif etmeye çalışırız: “Bu duygu öyle bir içime işlemiş ki söküp atamıyorum,ne yapsam bu davranışımı yapmaktan vazgeçemiyorum,yaradılışımda var bu benim.Kopmak istesem de kopamıyorum.Ne çare,böyle geldim dünyaya,böyle gitmek var kaderimde.”Değil mi ki sırf bu nedenle anlayışlarımız bile birbirinden ayrı ve kopuk.Bunu ifade için der ki Mevlana:"Siz,karşınızdakinin sizi anladığı kadarsınız."Anlamak ve anlaşılmak üzerine geliştirilen kuramlarda bu şöyle demeye gelir: “Birgün elime kalemi aldım yazıyorum.Çevremde bulunan insanlara sormaya başladım: “(Elimdeki kalemi işaretle)bu ne olabilir sizce?”diye.Herkes kendince bir cevap verdi:Biri onun yazma işlevi gördüğünü,diğeri tutulabilen bir nesne olduğunu,bir başkası  ise hayatta meydana gelen olayların şekillenmiş bir sureti olduğuna inandığını ifade etti.Yani Mevlana’nın bizlere  işaret ettiği şekliyle  ben bir sözle insanlara hitab ettim ve bu sözü herkes kendince yorumladı.Söz her kulakta aynıydı ama algılar onu boyutunun dışına taşımıştı.Kimine göre anlattıklarım saçma birer vurgudan ibaretken,kimine göre de aksi suretinde yankılanan ve dalga dalga vuran bir dokunuş…Anlamak böyle bir şey işte.

Duyumlarla başlayan anlama serüveni…Doğru anlamak,karşıdakini doğru dinlemekten geçiyor öncelikle.İnsan olsun,suda çırpınan bir balık olsun ya da her ne olursa olsun karşıdakini iyi dinlemek ...Varlığa bürünen bütün isimler,dünya üzerinde seyahat halinde olan sesler,alenen görünen ve görünmeyen işaretler,her biri dinlenmek için varlar.

Yaprakların yeniden yeşillenmeye,tazelenmeye başladığı bahar günlerinde cıvıldaşan kuş seslerini dinlemek.Yolda yürürken havanın esprilerini dinlemek.Ahmet’in Hakan’a okuduğu şiiri dinlemek.Nur’un çocuklara anlattığı hikayeleri dinlemek.Dinlemek!Dinlemek!Dinlemek!Peki her biri ayrı bir anlam ifade eden sesleri dinlemeye ne dersiniz?

Şimdiye kadar birçok şeyin bir anlam ifade ettiğini düşünmüştüm ama bir sesin,sadece bir sesin anlam ifade etmesi hayatımın devrimi oldu.Önce bir kelimeyle başladı bu yolculuk.Öyle bir kelimeydi ki kendimi bildim bileli anlamını öğrenmek için türlü çareler aradığım halde bulamıyordum.İçimde bilinmeyi bekleyen bir ukde olmuştu yıllardır.

Varlıklar isimleriyle anılır ve isimlerdir varlıklara anlam yükleyen.Hiçbir varlık isimsiz varolamaz.Benim anlamına ermek istediğimse sülale ismimizdi.Yedi kuşak ve daha öncesine dayanan bir hikayeyle atalarımdan kalan bu isim soyumuzun simgesi,varlığımızın en iyi tesciliydi.

Ben yıllar yılı ateşin suya hasreti gibi bu kelimenin anlamını bulmaya hasretken bir kitap çıkıverdi karşıma. “Ses Anlamsal Temelinden ADİGEBZE.”*Kitabın her sayfasında yeni bir hayatla tanışıyorken sesler birleşti ve o hasret olduğum anlam dünyaya geldi.Evet ateştim ve suya kanmıştım artık.

Asırlar öncesinde atalarım Kafkasya topraklarında  Besleney soyuna bağlı bir sülale olarak yaşarlarken bulundukları bölgeden göç edip Kabardey topraklarına yerleşir ve burayı kendilerine yeni yaşam alanı olarak seçerek Kabardeylere karışmış halde hayatlarına devam ederler.Onlara “Къаныкъуэ” (Khanıkhue) adı verilir.

“Къ”(kh)sesi başlı başına bir anlam ifade etmezken “э”(e-a) sesini yanına aldığında zamansal olarak bir yere doğru hareket etmeyi kasteder.

“Н”(n)sesi oraya çıkmış olan bir anlamın hazır hale geldiğini gösterir.

“Ы”(ı)sesi yanına alındığı sesin söylenmesine yardımcı olur.

“Къу”(khu) sesi ortaya çıktığı yerde duran anlamına gelir. “Э”(e-a) sesini yanına aldığında ise dilde “oğul” anlamında kullanılır.

Bu sesler bir araya geldiklerinde “Къаныкъуэ” (Khanıkhue)kelimesini oluşturur.Bu da kendini meydana getiren “Ses Dili”nde yani Adigebze’de bir yerden hareket ederek başka bir yere göç etmeyi ve orada sabit kalarak yerleşmeyi anlatır.Bir başka deyişle bir yerden başka bir yere gidip oraya yerleşenlerin oğulları demektir bu kelime.

Bakıldığında çoğunun gözünde sadece bir sülale adından ibaret olan bir kelime benim gözümde böylesine bir hikayeye büründü işte.Anlamak böyle bir şey.Duyulan her sesin ruha dokunuşuyla candan titremek.Seslerin asırlar öncesinden bu güne  gelip bana başından geçenleri anlatması bir gecemi uykusuz geçirmeme,bununla hayretten hayrete düşmeme yetti.Düşünün ki insanların binlerce kelimeyle birbirlerine anlatamadıklarını bir kelime size anlatıversin.Üstelik yaşanmış ve hakikatte böyle olan bir hikayeyi size asırlar öncesinden aktarsın.Bir daha böylesi bir keşfe rastlar mıyım bilmem ama bu keşif ömrümün en büyük keşfi oldu benim için.

Kuşlar misali kanatlarını çırpa çırpa uçup gönlümün tellerine konan sesler beni kendilerine meftun ettiler.Onlar birer birer zihnimde açıkta kalan yerleri doldurdukça,gizli olanları görünür hale getirdikçe içinde olamadığım bir hikayenin tanığı oluverdim.Olduğum zamanın dışına taşıp geçmişin izlerine karıştı ayak izlerim.Uzun yollar yürüdüm,sarp geçitlerden geçtim,bazen açlık bazen susuzluk gördüm.Lakin bu hikayenin  tanığı olmaktan hiç yorulmadım.

Geceydi,bir dağ yamacında kuruluydu evimiz.Kuzeyden esen rüzgarla çıktık yola,evlerimizi geride bıraktık.Yanımızda anneler,babalar,yeni doğmuş çocuklar vardı.Bir de sert koşumlu atlarımız.İhtiyarlarımız atların terkilerindeyken bizler de arabaların içinde sallana sallana düştük yollara.Belki kar yağıyordu belki yağmur,görmüyorduk.Gittikçe gidiyorduk.Dağlar geçit vermiyordu kimi zaman.Gecenin ayazı bedenimizi sardığında birbirimize sarılıyorduk.Ardımızda bıraktıklarımız zamanla görünmez hale geldiğinde bir baktık sabah olmuştu.Uyandım ve artık  hikayenin son durandayım.

 

*(Seslerin anlamlarına ilişkin bölümler Hikmet Ber’in bahsi geçen kitabından alınmıştır.)

 

06 Nisan 2008 Pazar 

 

Hatime AKYOL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YENİDEN BAŞLAMAK LAZIM HAYATA

30/3/2008 · Kategori: cesitli yazilarim

 

Günler olmuş ki hiç bitmeyecek gibi görünen bir hüznün içine çöreklenmişim.Hüzün yıktı mı dersiniz en ağır darbelere karşı bile dayanıklı olan bu yüreği?Hüzün,yıkmak için değil yapmak;onarmak içindir aslında.Hayatımız mutlulukların arasına kara kedi misali giren acıları temizlemekle geçiyor işte.Acının şiddeti yaşanan küçücük mutluluğu gölgeliyemiyor.

Aciz olmaktan dolayı korkmuyorum.Sadece bazen bu acizliği hatırlamak yeniden toparlanmam için bir ümit oluyor gelecek günlerime.Öyle ya ne gam bulutlarının ardına gömülmeli insan,ne de neşe bulutlarının göğsüne yaslanmalı.Herşey zamanında güzel.Allah’ın yıkmadığını kim yıkabilir ki?

Hayat güzel!Hayat yaşanası!Hayat Kuşha Doğan’ın şarkılarında,uçan kuşun kanadında!Hayat Elbruz’un beyazında,suda,havada,ateşin yaktığında,gözün gördüğünde,kulağın işittiğinde!Hayat gündüzün sevincinde,gecenin uykusunda!Yaşamak lazım vesselam acısıyla tatlısıyla…

 

Ağlayan Kafe

 

30 Mart 2008 Pazar

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

"Ahhh!beni vursalar bir kuş yerine"

18/3/2008 · Kategori: cesitli yazilarim

Siz hiç hissiz bir hale geldiniz mi?Boşluktaki bir taş gibi durgun,hareketsiz belki kımıldanamıyacağınız için çaresiz bir hale?

Oysa ki yanında susabildiğim ve yanımda susabilen dost silütlerinin varlığına o denli hasretim ki.Sadece varlığımla yüreğimin dilinden anlayabilen ve orada gördüklerini gözleriyle bana aksettirebilen  bir dosta öylesine muhtacım ki.Biz bizden çıkmışken,kendi kendimize bu kadar karmaşıkken nasıl yakalarız böyle bir şeyi bilmiyorum. “Sanma ki senden uzağım”diyenler bir gün en derinime girseler de halimi görseler.Acıdan harabeye dönmüş kalbime biraz olsun derman sunabilseler.Yüzüm olanca sevimliliğiyle güldüğü halde kalbim ağlıyorken onun gözyaşlarını durdurabilseler.

Ne kadar acizim Ya Rabbi!Acziyetim dayanılmaz oldu artık. “Ahhh!beni vursalar bir kuş yerine”.Düşse de küçük bedenim toprağa,oracıkta kalakalsam.

 

Ağlayan Kafe

 

18 Mart 2008/Salı

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

Yaa Huu!

2/3/2008 · Kategori: cesitli yazilarim

Bugün en derinimizde bir korkuyu hatırlıyalım istedim.Bütün gün bu korkuyu tüm bedenimizde hissederek geçirelim.Biliyorum ki birçoğunuz bu korkunun ne olduğunu hemen hatırladınız.Bir kısmınız da bu satırları okudukça anımsayacak.Ve belki bazılarınız da yeni tanıyacaksınız bu korkuyu.İlk defa kalbimden geçeni olduğu gibi aktarıyorum sizlere.şimdiye kadar şiirlerimde,yazılarımda hep üstü kapalı bir dil kullandım.Kendimi kastederek işledim o mısraları ama hep bir başkasına olmuş gibiydi yaşananlar.Oysa ki hepsinde ben vardım.Nefsim ve ben!”Bir ben vardır bende, benden içeru” diyen Yunus her kelimemde yanıbaşımdaydı.Bundan sonra da böyle…

Gelelim korkumuzun ne olduğuna:Korkuların en güzeli,en yaşanması gerekeni ve en uyarıcısı olan Allah korkusuna.bugün her şeyden el etek çekip bu korkuyu tadalım,onun üzerinde tefekkür edelim ne dersiniz?Gecemi bu korkuyla geçirdiğim için tüm bunlar…İçimdeki benle dışımdaki benin savaşı…Bu ne büyük savaştır bilir misiniz?Tüm savaşlardan,kanlı eylemlerden hatta ölümle biten savaş hikayelerinden daha tesirli bir savaş!İnsanın kendiyle savaşı!..Yaşamak lazım illa ki.Hataya düştüğümüzde uyarılmak adına yaşamak lazım.Kendimize çeki düzen vermek adına yaşamak lazım.Allah’a dönmek adına yaşamak lazım.Her hücrede o korkuyla irkilmek lazım.

İşte asıl korku bu!Kurban olayım içime bu korkuyu düşürene,Rabbi Zülcelale.Evet bugün masivadan sıyrılıp içimizde bu korkuyu arayalım.Eğer yoksa kendimizden utanalım.dünyanın en kıymetli korkusundan mahrum kalmak bizleri telaşeye düşürsün o zaman.Bilelim ki Allah korkusunun olmadığı her yer aslında kaybedilenlerin yeridir.Doğru ya “Allah’ı bulan neyi kaybeder,Allah’ı kaybeden neyi bulur.”

Söyleyin bakalım Allah’ın muhabbeti kalbimizi,tüm bedenimizi saramazken,ondan mahrumken neyleyelim dünyayı ve onun içindekileri?Varsın birileri bu kalplerimizi görmesin,avaz avaz haykıran sözlerimizi işitmesin,aşikarane ettiğimiz halde görülmesi gerekenleri görmesinler.Allah’ın göstermek istemekdiklerine gizli kalalım zaten.Bırakın onlar kalpleri Allah’ın izin vereceği güne kadar mühürlü kalmaya devam etsin.Biz yeter ki bu korkuyu daima içimizde hissedelim ve kalpleri mühürlü olanlar için dua eyleyelim.Kapanmasın kalplerimiz.Öncelikle de bu kalplerin kapanmaması için kendimizi ıslah etmenin yollarını arayalım.Bu dünyaya niye geldik onu da hatırlıyalım bu arada.

Sahi niye geldik bu dünyaya?Biz kul olduğumuzu çabuk unutur olduk galiba.dünyaya öylesine daldık ki içinden çıkamaz hale geldik.Birileri bizi beğenir mi?nin kaygısına düştük.Bizi herkes beğenmiş,Allah beğenmemiş neye yaradı?Kulluğumuzu da hatırlayalım.Allah’a kul olmak için geldiğimizi unutmayalım.Allah’ın muhabbetiyle şenlendirelim gönüllerimizi.İçimizdeki cennetin farkına varalım.

Ya,Nebi Aleyhisselam!Dünyanın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığını da hatırlayalım.Onun selamını hatırlıyalım.Ondan uzak kaldığımız günlerin hasretiyle yanalım.Onu öyle derinden analım ki sesi kulaklarımızda yankılansın Mina’da,Mescid-i Aksa’da.Sahabeyle sohbetlerine konuk olalım.Utancımızdan bir köşeye kıvrılıp,onun kalpleri hidayete götüren sesiyle can bulalım.

Gelin bugün tefekküre dalalım.Kalplerimizi paslarından arındıralım.Korkuya ayıralım bir günümüzü.Her günümüzü dünyaya fazlasıyla ayırmadık mı?Sırf bir gün Allah korkusuyla yaşıyalım.Bundan sonrasını sizler tamamlayın kalplerinizde.Bana ayrılan süre sona erdi.

Bizleri uyaran yüce korkunun,muhabbetinin tatlılığı ve varlığının huzuru hürmetine Elhamdülillah!

 

Ağlayan Kafe

 

02 Mart 2008 Pazar/16:10

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!