:Bazen akordeonun ritimlerinde,bazen kemençenin tellerinde,bazen de neyin nefesinde diyar diyar sürgün bir son zaman Hatime'si olmanın adı!Uzunyayla'nın bağrında bir Çerkes kızı...Beyan-ı hal:Hal lisanı ile kalbin konuştuğu,aklın sustuğu yer...
Tüketme dediğimiz hadise bir şeylerin üzerini örttüğümüzde, ondan yürek ve beden hareketimizi esirgediğimizde başlar.Yani toz yığınları arasında kalıyorsa ilişkiler,yosunlar kaplamışsa etrafını biz onu çoktan terk etmiş; tükenmesine izin vermişiz demektir.
Varlığı olan tükenir elbet!Yokluğu olan değil!Kusur görmekle deriz ya hep!Sevmek görmekle, hissetmek görmekle, hulasa keşfetmek hep görmekledir ya!Görünmez her ne hikmetse bazı ‘eşya’, ‘dide-i nadan’a.
Hayat her zamanki akışına devam ediyordur.Amacınız bellidir.Yolunuz belli…Dünden bugüne gelişerek değişiyorken, ummadığınız bir vakitte bulursunuz onu.Dünyanın albenisine kapılmış milyonlarca insan varken şehrinizde, semtinizde, sokağınızda; zamanınız değişir, mekanınız değişir, algınız değişir.Tüm insanlar sıradandır ama o başkadır işte!Farklıdır!Kusur görmekledir ya!Zannedersiniz ki her şey göründüğü gibidir.Faraza karşınızdaki sıradan biridir.Gülen , ağlayan, sinirlendiğinde kızan…Görme algınız ritmini yitirir.Gözleriniz onu, görmek istediğiniz şekliyle kalbinize aksettirir.
Ömrünüzün ahengine yeni bir renk gelmiştir.Siyah beyaza kavuşuyorken ufukta, amacınıza giden yoldaki adımlarınız kuvvetlenir, zihniniz kuvvetlenir, hevesiniz kuvvetlenir.İdrakinizdeki şükür kuvvetlenir.Görmek, hiçbir zaman bu vakitteki kadar anlamlı değildir.
Günün haftalara, haftanın aylara, ayın yıllara döndüğü bir zaman dilimi yaşarsınız bir müddet.Ahh o vakit!Ne bereketli bir vakittir.Görmek istediğiniz gibi yaşarsınız hayatı ve buna uydurursunuz ‘eşya’yı.Berekete tabi olursunuz.Lakin bir gün gelir görürsünüz ki haliyle hallendiğiniz, sözüyle sözleştiğiniz tüketmiştir kazası olmayan hayatı.Siz kendinizi onunlayım farzederken o, aslında hiç sizinle olmamıştır.Huzme ömrünüzün mimarıyken size dokunan çizgiler ona dokunmamıştır.Siz görüyorken, o görmemiştir.
Öğrenirsiniz.Allah bazen ayı,bazen güneşi,bazen serçeyi,bazen insanı türlü türlü ‘eşya’yı vesile kılmaktadır öğrenmeniz için.Kalpleri dilediği gibi elinde bulunduran Allah’a inancınız şükür ki eksilmemiştir. Kadere iman der,Allah’ın yazgısına rıza gösterirsiniz. Herşey kabulünüzdür de, söylenmesine anlam veremediğiniz bir kelime aklınıza takılıverir. “Tüketmek”!Nedir tükenen bilmezsiniz.O da görmek istediği gibi görmüştür ya hayatı, tüketmiştir kendince.Yaşanmamış olanın nesi tükenmişse!
Mucize beklemek beyhudedir.Verileni nimet bilmek, kusuru olduğu gibi kabullenip; kişiyi aslınca görmek,nimeti mucizeye tebdil etmek ve dahi tüketmemek insanın emeğiyle olacak hadiselerdir.
…
Gözyaşlarıyla dünyaya gelen ve ardı sıra büyüyüp gelişen; olgunluğa eren insan, görmüyor musun ki dünya da insanlık gibi eskimekte yaşlandıkça buruşmakta.
Bir yanda ruh iklimini ilimle kuşatanlar, diğer yanda ise yüz arşın yol katedip erdem, şuur, liyakat sırrına varamayan zavallılar!Öyle zannediyorum ki yaşadığımız bazı olaylar hafzalamızın dışında cereyan ediyor.Örneğin; birine az bir sözle, hatta sessiz harflerle anlatabiliyorken; bir başkasına defalarca konuşsak dahi etki etmiyor.
Hep inandığım bir şey var.Bazı insanlar kendilerine has farklılıklarıyla geliyor bu dünyaya ve bu insanlar sadece kendileriyle hemhal olanların görebildiği camdan bir fanus içerisinde yaşıyorlar.Onlar nefes alıp verdikçe fanusu kuşatanların fikriyatında ve hissiyatında bir tazelenme zuhur ediyor.Bir nevi ışık avcılığı yapan bu insanlar, hakikatten aldıkları ışığı buna elverişli kalplere dağıtmakla vazifeli birer elçi gibi sevgi alıp sevgi veriyorlar. “Aşkın pazarında canlar satılır, satarım canımı alan bulunmaz”.Bu alışverişin en karlı yanı ne biliyor musunuz?Alıcısının ve satıcısının ehil insanlar olması.
Allah Kur’an-ı Kerim’inde bazı insanların kalbini mühürlediğinden bahseder.İşte böyle insanlar uzaktakini görmezler, yaklaşırlar yine görmezler.Alabildikleri sadece kendilerine verilenlerle sınırlıdır.Ve Allah her kulu dengince yaratmıştır.Aşk pazarında sevgileri tükenmeyen aşıklar ve o sevgiye liyakati tüketmeyen sevgililer varken görenle görmeyen nasıl yanyana olabilir ki?
Suya düşüyor aksin..Görmüyor musun yapraklar çürümüş,aksin üşümüş..Bana böyle bakma ne olur!Endülüs sahrasında gün sabaha erdiğinde dalgalansın yüreğim.
Ey hicranı ile yandığım!Söyle!Bu okyanusun sonu yok mu?
Endülüs sahrasına gece inmiş.Serçe olmuş, kanadını savurmuşsun.Nice diyarlar gezmiş, pencereme konmuşsun.Bakıyorsun, bakıyorsun da.. Heyhat ki söyleneni duymuyorsun.Uçma telaşesiyle daldan dala konuyorsun; bir gün bir yerde, başka gün başka yerde..Nereye sığınacağını şaşırıyorsun.
Ey hicranı ile yandığım!Söyle!Sen bir yeri benimsemezsen o yer seni sahiplenmez, bilmiyor musun?
Zaman ilerledikçe koşullar değişiyor,değişen koşullarla beraber insanoğlunun gereksinimleri de farklılaşıyor tabii.
Her şey bir nimet.Orak, tarla işleri için bulunmaz bir nimetti örneğin.İnsanlar onunla ürünlerini eskisinden daha zahmetsizce temin edebiliyordu.Yıllar geçti, insanlık geliştikçe onun yerini de üst seviyede makineler aldı.İnsanın işi daha da kolaylaştı.Televizyon olmadığı dönemlerde insanlar radyonun verdikleriyle yetiniyorlardı.O da bir nimetti.Bilgisayar girdi hayatlarımıza, bir nimet oluverdi.
İnsanlar şunu anlayamadı sadece:Teknoloji, evet bir nimetti ama yerinde kullanılması gereken ve haddi bilinmesi gereken bir nimet.
Gelelim insanoğlunun sırlarını içerisine döküp mahremlerini sunmaktan çekinmedikleri teknoloji ürünlerine.İşte tükene tükene, kendimizden vere vere geldiğimiz nokta!
Efendilik insana yakışırdı ama teknolojinin hüküm sürdüğü bir çağa efendi olamadık.İnsanların zamana ve kendi icatlarına köle olmadıkları devirler çok uzağımızda kaldı.
Herkesin adından bahsettiği ama kimsenin bilmediği saflığımız, günün birinde görünür hale geldiğinde başladık kaybetmeye.İnsanlar birbirlerinin mahremlerine daldıkça birer birer silinmeye başladı izlerimiz.İçimizde yıllardır sakladığımız “Dabbe” misali yaratıklarıbirbirimize bulaştırdık ve etrafımızı koca bir örümceğin ağlarıyla kapatmasına izin verdik.Buağın içerisine öylesine hapsolduk ki fark edemedik bile,ta ki önümüzü ancak görebileceğimiz küçük bir açıklık kalana dek.
Esir olduk cehenneme çevirdiğimiz hayatlarda.Ateş yakmak içindi ya, ne aşktan yanmayı ne de etrafımıza gerdiğimiz ağları yakmayı bilemedik.
Ne sevdiği uğruna can hıraş çığlıklarla inleyen bülbüller vardı,ne de o bülbüllere layık saf ve nadide güller…Gülün solduğu,kendini kuruttuğu yerde bülbül olur mu hiç?Herşey,saflığını yitirmeden,ortalıklara saçılmadan güzeldir,anlamlıdır.Ama saflık dediğimiz o müstesna değer ayak altından yükselmeyecek sanırım.
Hatime AKYOL -Bu yazıya bir yıl önce başlamıştım.Yarım kalsın istemedim-
Bahsimiz;bazen bir “Nun” bahsidir ötelerden kopup gelen,bazen bir “Hu”.Adı muhabbet olan ve Hak dostlarının dergahlarında çağıldayan bir şelalenin aks-i sadasıdır bu.Kalbe an be an dolan ebru bir ilmek…
Düğümlerin en güzelini Peygamber-i Zişan atmış zamanında.Hikayeler hep birbirine benzer ya hani.O’nun hikayesi hiçbir hikayeye benzemiyor.
…
İnanan-inanmayan herkes “Emin” diyordu O’na.Herkes gibi beşerdi,öncelikle bunun bilinciyle geçiriyordu günlerini.Sonra, hep yanıbaşında olan bir Hatice’si vardı ki; onu seviyor severken de muhabbetin en saf şekliyle bir zevcin nasıl olması gerektiğinin örneğini sergiliyordu çevresindekilere.Bir zaman sonra, hanesini çocuklarının şenlendirişi ile şefkatin doruklarına çıkan bir baba olmuştu Nebi Aleyhisselam.Ahlakın en güzel örneği O’nda toplanmıştı.Toplumda sade bir fertken de; evinde bir eş,bir baba,bir dedeyken de; çölün kavurucu sıcağında gölgesine sığındığı hurma ağacının altında dostu Ebu Bekir’le sohbetlerinde ve nicelerine arkadaşken de seviliyordu.Özünde Mevla’nın nurunu taşıyordu çünkü.
'Elektrik almak' da neydi,bilen yoktu o zamanlar.Bir tek muhabbet vardı ,Mevla’nın kalplere öbek öbek yerleştirdiği.
Dedik ya düğümlerin en güzelini Peygamberimiz atmış diye; muhabbet düğümü bu bahsettiğimiz.Kırılıp dağılmayan,kopup parçalanmayan bir muhabbet zinciri…Kısaca şöyle hikayesi:
1“Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sorar, evliliklerinin ilk zamanlarıdır:
“– Beni seviyor musun?”
Cevap:
“– Evet.” olur.
Soru cilvelenir:
“– Nasıl?”
Cevap dalga dalga vurur sahili:
“– Kördüğüm gibi…”
Yıllar geçer. İlk zamanlar koşuda eşini geçen ceylan kız büyümüş, olgunlaşmıştır; bu kez yenilir yarışta… O zamanlar işte, sorar yine:
“– Kördüğümden ne haber?”
“– İlk günkü gibi…” der Sultânu’l-âşıkîn.”
…
“Vav”dedim, dokunur musun yanağımdan?
“-Yanağına ben dokunamam” ,dedi.
Sarsıldım kaldım .Peki dedim, kim dokunacak?
“-Bir “Ayn” vardı zahmetliydi onunla yoldaşlığın,rüzgarını savura savura geçti gitti yanağından. “Şın” ile münasebetin çiçeklerin tazelendiği bir bahar sabahındaydı.Gayrı o hak “Kaf”ın hakkıdır.”
Vardım arz eyledim kelamımı “Kaf”a:Aşk bahsinde gelmedi mi sıra sana?
Dedi:“-Yanağın kalbinin remzidir;ben dokununca yanağına,kalbini sardı bir şavk-ı rana.Baksana a şaşkın, kalbindeki aşktan al al olmuş yanağına .Mevla’nın şavkından kendinden geçmişsin.Gönlündeki yüzüne yansımış habersizsin.Ben bahsi tamamladım, var gayrısını kendin tamamla.”
…
Söz söze benzemesin dedik.Bir gün “Mim”oldu konuştuğumuz,bir gün “Te”.Rab bilinmek istiyordu,gizli bir hazineyken aşikar olup dillerde anılmak istiyordu.Seherlerde kuşlar,akşam vakti ağaçlar,heybetleriyle gözleri hayrete düşüren dağlar;gözümüzün gördüğü,kulağımızın işittiği,aklımızın erdiği herşeyle ve bilmediğimiz,hissetmeye dahi kudretimizin yetmediği hadiselerle biz hep Seni anıyorduk.Gördüklerimizde Sen vardın,duyduklarımızda Sen!Birbirimize baktıkça muhteşem hazineni seyrediyorduk.İlham Sendendi,ışık Senden!Aşk Sendendi,muhabbet Senden.Sen varken ne o vardı, ne de ben.Biz, kalplerimize sunduğun hazinenin endamını, şeklini, esasını hayranlıkla seyrederken kendimizi unutuyorduk.Konuşurken dilimiz mi konuşuyor,kalbimiz mi bilmiyorduk.Baldan tatlı birşeydi muhabbet.İnsanın içini ısıtıyor; bazen hasrete düşürüyor,bazen doyulmaz anlara daldırıyordu.Biz birbirimizde Seni görürken geriye sadece muhabbet kalıyordu.“Mim”le başlıyorduk, “Te” ile bitiyordu.
…
Gel zaman git zaman harfler sırası geldikçe konuştu,sustu;duruldu,coştu.Ortada tamamlanacak bir şey yoktu.Mevla’nın muhabbetini kalbinde taşıyanlar, Mevla'yı andıkça çokluğa karışıyorlar,çokluktan birliğe varıyorlardı.Kördüğüm gibiydi sevda.Zincirleri günden güne artıyordu.Kopmuyordu çünkü özünde Hakkın nurunu taşıyordu.Tükenmiyordu çünkü Allah’ın hazinesi tükenmiyordu.
…
Bahisler bahisleri kovaladı,günler günleri..Böyle döküldü kelam,böyle kuruldu nizam.Mevla söyletti; yazdı kalem. “Elif'i sen mi sevdin? diyordu Ömer Baba?Oysa ki aşkına erdirmek için karşımıza çıkardığın bunca mecazın içinde tek gerçek Sendin.Seven de Sendin Rabbim,sevdiren de.Gözümüzün önündeki yalnız Senin hakikatindi.Cemalinin yansımalarını seyrederken aldığımız her soluğa şükrediyor; Kur’an’ını rehber,Habibini yoldaş ediyorduk.Yolumuz uzundu, çileliydi.Ama biliyorduk ki aşk Senden olunca kusur kalmıyor,eksik görünmüyordu.Muhabbetinin , muhabbetinle sevdirdiklerinin ve Sana olan muhabbetimizin kalplerimizden eksik olmaması duası ile…
Sabahın seherinde erken ötüyor kuşlar.İlerleyen bir vaktin eşiğinde yarı uykuda kalmış gözlerin ferini bekliyor karanlık.Gölgesi düşmüş suya bülbülün.Gölgesi zifiri karanlık ahı dağlar deliyor figanından.Bülbülün her nağmesinde ırmağa kan damlaları düşüyor kırık ve ıslak.Göğün yüzü gülmüyor bugün.Bulutlar kırgın güneş doğmak için hevessiz. Sabahın seherinde erken ötüyor kuşlar.Güller suskun şimdi.Pembeli kırmızılı incili rayihalı nazenin güller kavuşma vaktini bekliyor.akşamın renginde capcanlı endam ederken nehir boyunda sabahın rengine solgun izler bırakmak layık mıdır gülün boynuna. Kuşları seviyorum.Bir zemin üzerinde sabit durmadan uçan kuşları...Bir kuş gibi serazat ruhum fakat bir o kadar da suskun.Kuşlar gibi ötemiyorum zaman var ki!Buna zamanın oyunu mu desek ruhun ataleti mi yoksa biteviye dökülen yaprakların ölüm şarkısı mı?Sana ne demeli ey rüya kokan ses!Kurduğun hülyaların arasına mı karışmalıyız acaba?
24 Aralık 2008
Hatime AKYOL
-Bugün içimde önünü alamadığım bir yazma isteği vardı.Bu yazıyı önceden yazmıştım ama bugün paylaşmak kısmetmiş.Kullandığım klavyenin teknik özelliklerinden dolayı bazı noktalama işaretlerini kullanamadım naçizane özrümü kabul buyurun-
Kırık damlaların cama çiseleyişini izlerken buldu kendini.Penceresinin önünde küçük gövdesiyle ateş çiçeği,sanki olmuş bir nar çiçeği...Damlalar düştükçe tane tane mavi buhurdanın ferahlığı yayılıyordu ciğerlerine.İçi emsalsiz bir temenna ile doluyordu.Uzaktan bir el...Onu gördükçe gülümsüyor,hayalinde canlanan selama kendisi de aynı muhabbetle selam ediyordu. Üzerine beyaz eteğiyle beraber zeytin yeşili ceketini giyerek yola koyuldu.Sokaklar yağmurun şirin ıslaklığıyla yıkanıyorken şehir o sessiz silüetine büründüğünün farkında bile değildi.Kediler sağa sola kaçıyor,kuşlar yarı ıslak şakımaya devam ediyor,ilerdeki köşe başında minik bir köpek yavrusu kıvranıp duruyordu.Ah ne yapmalı bu yumurcağı acaba?Kendini nasıl da sevdiriyor.Bir ekmek parçası bulsa hemen ağzına atacak.Biraz da kirlenmiş ama olsun.Kıpır kıpır mübarek. -Gitmem lazım yumurcak,gitmem lazım.Sen nasılsa burda,her zamanki köşende biri karnımın açlığını giderir mi diye bekleyeceksin. Bugün epey yorulacaktı belli ki.Ellerinde yüklü çantalar, şimdiden yorulmuştu.Belediye otobüsü neyse ki biraz olsun imdadına yetişmişti durakta beklerken.Erkenden bindiği için çok kalabalık yoktu otobüste.Girişte sağdan üçüncü tek kişilik koltuğa oturdu.Çantalarını da bıraktı önüne.Yolculuk boyunca, yaprakları sararmış kitabının sayfaları arasında gezindi gözleriyle buluşan ruhu.Okurken öyle bir yere gelmişti ki gülse mi ağlasa mı karar veremedi. Kasabadaki eczacının aklına yine o akıl almaz fikirlerinden biri gelmişti.Şimdiye kadar hiç tedavisi yapılmayan bir hastalığı tedavi etmenin kendilerine ve kasabaya ün getireceği düşüncesiyle doktoru iknaya çalışmış ve sonunda muvaffak olmuştu.Kasabadaki otelin seyisliğini yapan topal genci ameliyat olmaya ikna etmek kalıyordu geriye.Tüm kasaba halkı da bu konu da seferber olunca zoraki kabullenmişti başına gelecekleri topal genç.Doktor, ameliyat için gerekenleri temin edip gerekli araştırmaları da yaptıktan sonra gencin topal bacağını umduğu gibi bir bıçak darbesiyle düzelteceğini zannetmişti ki işin hakikatte öyle olmadığı anlaşıldı.Geçen günlerin,haftaların ardından topal da olsa bir bacağa sahip olan genç seyisin ayağını kesmek zorunda kaldılar.Böylece bir şöhret arzusu da kesilen bacakla beraber kesilip atılmıştı. Başını kaldırıp pencereden baktığında ineceği yere yaklaştığını farkederek toparlanmaya başladı.Durağa geldiğinde paldır küldür bir inişi vardı ki acelesini ele veriyordu.Koşar adım arkadaşının kendisini bekleyeceği yere gitti.Yağmur öyle bir hızlanmıştı ve dolu dolu yağıyordu ki yavaş gitse kesin sular içinde kalacaktı.Hızlı adımlarla arkadaşının kendisini bekleyeceği yere doğru ilerledi.Onu her zamanki gibi vaktinden evvel buluşacakları yerde buldu.Beraber,dünden hazır ettiği ders zarfını hocasına göndermek üzere çay bahçesinin yakınındaki postaneye gittiler.Zaman kendi çemberinde yol aldıkça da yağmur yerini güneşin uyanışına bırakmış,uykusuna çekilmişti çoktan.İşlerini bitirip çay bahçesine uğrak vermeyi düşündüler.İkisi de kahvaltı yapmadıkları için sıcacık puaçalar alıp çay içme fikriyle düşlerine konu olmuş düş bahçesine ak gerdanlı güvercinler gibi konuverdiler.Çaylarını yudumlarlarken ruhları yeni hayaller peşindeydi. -Sahi Nihal,bundan bir beş yıl sonra da kanunun "utangaç" nağmeleriyle nazenin iki dilber mahcupluğuyla şarkılar dinliyor olur muyuz? -Tek farkla ak gerdanlı güvercinim,canım dostum,tek farkla!Yanında ben olmayacağım ama yeri doldurulamayacak bir can parçası bulacaksın. -Aa ya sen Elif!Sen ne yapacaksın kuzum! -Benim vefakar,cefakar dostum!Beni yalnız görmeye yüreğin elvermedi değil mi?Aklın yolu bir ak güvercinim,senin gibi bir dostum bana dualar ediyorken yalnız kalabilir miyim sence?
Zaman ve mekan...Yaşanılan ve yaşanmakta olan...Alışılan ve alışılması zorunlu olan...Ardına dönüp bakmadan gitmek ya da gidebilmek ne zor bazen...Kemençenin tellerine vuran hüzün gibi yakıcı,acıtıcı...Alışmak var lakin!İlla ki alışmak!..İnsanı her yeniliğe hazırlayan bir alışmak...
Akşam...Fonda bir Derya Köroğlu bestesi...Yer yer ağır,aksak...Dinledikçe çocukluğumun en görkemli günlerinin şahidi koca ceviz ağacını anımsıyorum.Çalılıkların arasından usulca girdiğim dikenli böğürtlenler,insanı görüntüsüyle cezbeden kara üzüm salkımları,pembe yanaklı birer genç kızken kırmızı yanaklı tonton teyzelere dönüşen kuşburnular,ince gövdesini aşağıya sarkıtarak akmakta olan suyu seyreden küçük alıçlar...
Onları ardımda bırakırken nasıl da ağlıyordum oysa ki.Hep bildiğim, özgürce gezindiğim,içinde yaşamaktan mutluluk duyduğum bu küçük yerden kopmak nasıl da ağır gelmişti kalbime.
İnsanoğlu konup göçüyor işte.Muhacir bir ruhun pençesine takılan ayaklarımız bizi daima bir yerlere taşıyıp duruyor.Bir yerden başka bir yere...Her defasında hicran,her defasında alışmak...Ne de çabuk alışıyoruz gittiğimiz yerlere.Terk etmek ne denli zorsa,alışmak bir o kadar kolay.Hikmetler deryasından akan bir damla su sadece...
Ömrümüze eklenen her yeni günde yeni bir tınıyla tanıştığımızı ve bu tınının bizi içerisinde yaşamakta olduğumuz mekana bağlayan bir dinamik olduğunu farkediyorum.Gittiğimiz her yer, farkettirmeden, zamanı geldiğinde kendini hatırlamamız için bir dokunuş bırakıyor üzerimize.Öyle ki gün gelir yürüdüğün bir vakitte geçmişte yanından geçtiğin bir hanımeli kokusunu hissettiriverir.
Kim bilir?Geride bırakmaktan itinayla çekindiğimiz yerler, hayatlar da bir gün kendilerini hatırlatıp yeni yerimize, hayatımıza alışmamızı kolaylaştırır belki.
"Ateş de aşk ve ölüm gibi, sadece öz nefiste idrak edilebilecek tecrübelerden.Kimse kimsenin yerine yanmıyor ve kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor."
"..Bu ışığın anlamını çözdüğüm an,korkarım o ait olduğum,o ayrı düştüğüm,o özlemiyle ne olduğunu bile tam bilemediğim bir yangını gönüllü yüklendiğim,kapısını,anahtarını temelli kaybettiğim yeri çözebileceğim.İhtimal kendimi de,onları da.."
Nazan Bekiroğlu/Nun Masalları'ndan..
-Sussam ve hep sen konuşsan her kelimen eksiksiz beni anlatıcak-
Maddeden vazgeçtim manaya geleyim.Mana…Kimsenin tahmin edemeyeceği bir manayla dinliyorum günlerdir bu şarkıyı.Sözleri,müziği,her biri ayrı ayrı büyülüyor insanı.Hele o yakan keman sesine ne demeliyim.Malum,bilenler bilirler geçmişin nostaljisine takılı biri olarak o andan asla çıkmak istemeyen biriyim.Bu şarkıyla da aşkların yalan olmadığı,sevgilerin tenden ibaret kalmadığı,aşığın candan önce cananı düşündüğü zamanlara;bir daha asla geri gelmeyecek zamanlara gidiyor ruhum.Bedenim bu zamanlarda ama ruhum hala eski zamanların buğusunda.Zaman ve mekan arasında kimsenin bilmediği bir yerde,kimsenin bilmediği bir haldeyim.Neyleyim bu da benim kaderim!